Selma Konak, Volkan Konak’ın vefatından bir ay önce gördüğü rüyayı anlattı:
“O günden bir ay önceydi. Volkan yeni gitmişti. Yarı uyur, yarı uyanık bir rüya gördüm. Volkan’ın cenazesini görüyorum, çok kalabalık. Sonra uyandım. ‘Çok şükür, Allah’ım rüyaymış.’ dedim.
Ve bir ay sonra o gördüğüm aynı rüyayı yaşadım. Bunu Volkan’la paylaşmadım. Hiç söylemedim ona, hiçbir şey söylemedim.”
İHA’nın aktardığı olaya göre, yüksek bir noktaya çıkarak kendine zarar vereceğini söyleyen bir kişi polis ve vatandaşların çabasıyla ikna edilip aşağı indirildi. Şahıs, memleketine dönecek parası olmadığını söyleyince çevredeki vatandaşlar aralarında para toplayıp kendisine verdi.
İlk bakışta bu, çaresizlik içinde yardım isteyen bir insan hikayesi gibi görünüyor. Fakat sonradan aynı kişinin farklı şehirlerde benzer yöntemle defalarca intihar girişiminde bulunduğunun ortaya çıkması, olayı bambaşka bir yere taşıyor.
Burada en hassas nokta şu: İntihar tehdidi asla hafife alınacak bir şey değildir. Gerçek bir kriz ihtimali her zaman ciddiye alınmalı, polis, sağlık ve uzman ekipler devreye girmelidir. Ama bu tür olayların para toplama yöntemine dönüşmesi de toplumun merhamet duygusunu yıpratır.
Vatandaşın refleksi aslında kötü değil; insanlar bir can gitmesin diye ellerinden geleni yapmış. Fakat aynı senaryonun şehir şehir tekrarlandığı iddiası doğruysa, mesele artık yardım değil, kamu düzenini ve insan hassasiyetini istismar etme meselesidir.
Kısacası bu olay, Türkiye’de merhametin hâlâ canlı olduğunu ama merhametin de bazen en kolay sömürülen duyguya dönüştüğünü gösteriyor. En acısı da şu: Böyle numaralar çoğaldıkça, gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlara duyulan güven azalıyor.
Android mi iPhone mu tartışması, teknoloji dünyasının bitmeyen derbisidir. Bir taraf “özgürlük, seçenek, fiyat performans” der; diğer taraf “stabilite, ekosistem, uzun ömür” diye cevap verir.
James Webb ve Hubble verileri, evrenin genişleme hızındaki “Hubble gerilimi” denen problemi güçlendirdi. Yani yakın evrenden ölçülen genişleme hızı, erken evrene bakarak yapılan standart model tahmininden daha yüksek çıkıyor. NASA bunu “puzzle persists” yani “bilmece sürüyor” diye anlatıyor; “fizik çöktü, hiçbir şey açıklayamıyor” demek fazla iddialı. ESA da Webb’in Hubble ölçümlerini doğruladığını, ölçüm hatası ihtimalini zayıflattığını yazıyor.
james webb teleskobunun olayı “evren fiziğe meydan okudu” diye bağırılacak kadar basit değil, ama kozmoloji açısından bayağı ciddi bir mesele.
mesele şu: evrenin bugünkü genişleme hızı, erken evren verilerine göre beklenenden daha yüksek ölçülüyor. buna hubble gerilimi deniyor. james webb’in katkısı da “acaba hubble teleskobunun ölçümlerinde hata mı vardı?” sorusunu biraz daha zayıflatması oldu.
yani bilim insanları “fizik bitti” demiyor; “standart kozmoloji modelinde eksik bir parça olabilir” diyor. bu da zaten bilimin en güzel tarafı: evren bazen tahtaya yazılan formülü silip “bir daha düşün” diyor.
trump’ın türkiye için “nato’nun güçlü bir üyesi” deyip “muhtemelen onları çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demesi, f-35 dosyasının yeniden masaya geldiği algısını güçlendirdi.
ama burada mesele sadece “trump istedi, uçaklar geldi” kadar basit değil. türkiye’nin s-400 alımı sonrası f-35 programından çıkarılması, abd kongresi itirazları ve yaptırım başlıkları hâlâ dosyanın üzerinde duruyor. nitekim aynı dönemde abd’nin türkiye’ye kaan için f-110/ge motor satışını ilerletmek istediği de yazıldı; bu da f-35’ten önce daha sınırlı ama önemli bir jest gibi duruyor.
yani açıklama siyasi olarak sıcak, savunma sanayii açısından önemli, ama henüz “f-35’ler geliyor” diye okunacak netlikte değil. trump’ın tarzı zaten önce büyük cümleyi kurup sonra pazarlığı açmak. türkiye tarafında beklenti artar, abd tarafında kongre frene basar; bu hikâyenin klasik bölümü de tam olarak burası.
insanın özgüvenini ön kamera karşısında tek hamlede yere seren olaydır. aynaya bakarsın “tamam ya, bugün fena değilim” dersin; kamera açılır, karşına uykusuz belediye memuru gibi biri çıkar.
bunun sebebi çoğu zaman gerçekten çirkin olmak değil; açı, ışık, lens bozulması ve aynada kendimize alışık olmamızdır. aynada gördüğümüz yüz ters görüntüdür, fotoğrafta ise başkalarının gördüğü tarafa daha yakın bir görüntü çıkar. beyin de alışık olmadığı yüzü görünce hemen “bu kim” diye panik yapar.
bir de telefon kamerası yüzü bazen genişletir, burnu öne çıkarır, çeneyi başka yere yollar. özellikle yakın çekim ön kamera insanı olduğundan daha yamuk, daha yorgun ve daha garip gösterebilir.
özetle aynada iyi, fotoğrafta kötü çıkmak çoğu zaman fiziksel kusur değil; ışığın, açının ve telefon kamerasının ortak operasyonudur. gerçek hayatta insanlar seni 0.5x lensle burnuna dayanmış halde görmüyor, rahat ol.