max weber'in sosyoloji yazılarındaki başlıklardan biri. weber'e göre akademisyen hiçbir zaman kendine göre iyi yahut kötüyü öğretmeye kalkmamalı. bunun etik olmadığını ve hocanın bulunduğu konum itibariyle hiyerarşik üstünlüğü de gözetildiğinde sağlıklı bir bilimsel ortamın kurulması için bilimsel objektiflik korunmalı ve yalnızca bilgi ve deneyim aktarılmalı. sadece bilgi vermekle yetinmek istemeyeni de kürsüden inerek sokağa davet ediyor weber.
max weber'in konferanslarından derlenen bir kitap. siyaset ve devlet kavramı üzerinde durulup oluşturduğu siyasetçi tiplerini açıklar. daha sonra ise etik ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini açıklar iki ana etik anlayışı belirleyen weber (kanaat etiği ve sorumluluk etiği) bu iki anlayış arasında bir denge tutturulması gerektiğini söyler.
weber'e göre kanaat etiğini önceleyen çok ahlaklı kişiler, iyiliğin ancak iyilik doğuracağını, kötülüğün de kötülük getireceğini düşünenler büyük siyasetçiler olamaz. profesyonel memurluk ilişkisinde de kişisel kanaatlerin işin dışında bırakılması gerektiğini savunur.
daha ayrıntı isteyen birkaç lira verip kitabı alsın.
asi arı maya pek tabii. neymiş çayırda yaşayacakmış komün hayatına uygun değilmiş bax hele. bal yapmak sadece ortaya kahvaltılık bir ürün çıkarmak değildir tozlaşma ve doğal döngünün devamı demek. yarın öbür gün diğer arılar da isyan hareketine katılırsa görün siz cümbüşü. einstein'ın kehanetini tırnaklarımızı yiyerek bekleriz.
yazarların çeşitli şiirlerden en sevdiği dizeleri paylaşarak yeni şiirleri tanımamıza yarar sağlayacaktır. ben başlıyorum:
gökyüzüne çekilmiş satır çizgilerine yazılmıştır adın
nemli gözlerinde kuş cesetleri
ben kadınların sahiden doğurduğuna toprağın sürüldüğüne ve sendromsuz bir pazartesiye inanmıyorum. kendi emeğin, ritmin ve maksadın üzerinde söz sahibi değilsen pazartesi yalnızca malumun ilanı oluyor.
kendi işini yapmak çare olur sanılıyor doğrudan bir çare diyemeyiz zira kendi işinde de borç, müşteri, mesuliyet ve belirsizlik varsa insan pazar akşamı yine iç sıkıntısıyla karşılaşabilir. asıl mesele işin kime ait olduğundan ziyade, insanın yaptığı iş üzerinde irade sahibi olup olmaması zannediyorum.
yani sendromsuz pazartesi mümkündür fakat biraz efsanevi bir mahluktur ve nadir görülür.
Geri viteste gitmekten ziyade, hareket yönünün Dünya’ya doğru olması önemlidir. Geri viteste giderken Dünya’dan uzaklaşmaya başladıysanız, bir anda kendinizi 3000 yılında bulabilirsiniz. Biz böyle bir sıkıntı yaşamıştık. O yüzden önce Dünya’dan uzaklaşıp ardından Dünya’ya doğru ışık hızında ilerlemek daha münasiptir.
Buradaki temel problemlerden biri şudur: Işık hızıyla hareket ettiğimizde etraf karanlık mı olur, aydınlık mı? Malum, ışık olmadan görme eylemi gerçekleşmiyor. Düşünsenize, geçmişe gidiyorsunuz fakat hiçbir şeyi göremediğiniz için bunu kanıtlayamıyorsunuz. Bu kadar acıyı en son Jeremy şarkısını dinlerken çekmişizdir.
Bir diğer mesele de hareket durur durmaz mevcut ana geri ışınlanıp ışınlanmayacağımızdır. Tuvalet veya namaz molası veremeyecek miyiz? Sonra da “Müslümanlar bilimle uğraşmıyor.” diyorlar. Namaz molası verilmiyorsa deneyi yatsı ile sabah namazı arasında gerçekleştiririz.
belki 30 yıl önce doğru olabilir. bu çağda her şeye ulaşmak çok basit hepimiz birbirimizin kopyası olmuşuz artık bunlar şöyle, şunlar böyle kalmadı. aynı şarkıcıya, filme, kıyafete, yiyeceğe ulaşıyoruz. sen belki ısıl işlem görmüşünü tüketiyorsun o hakikisini.
en nihayetinde beklentin, yaşamın, amacın tekdüzeleşiyor.
2000'lerle birlikte tarihe karışmış vaziyette. artık zaten giyim kuşamından hayat tarzına kadar etkileyen akımlar yok, her şeyin alternatifini yaşıyoruz. grunge da yerini alternatif rocka bıraktı.
bu müziğin temsilcilerinin canlı performansları harikadır zaten stüdyo kayıtları akımın geistini hiç eder. müziğin endüstrileşmesine karşıdırlar abartılı sahne şovları, giyimleri yoktur hatta bir süre klip çekilmesine dahi karşı olmuşlardır.
bana kalırsa akımın en iyi grubu pearl jam'dir. jeremy, state of love and trust'ın mtv canlı yayınını izlemeden grunge dinliyorum demeyin.