hayatın en unutulmaz derslerini, bazen bir tokatla beraber veren, insanın ruhuna kazınan o lanet olası cümleler. genellikle 8-12 yaş arası bir çocuğun eline yanlışlıkla geçen bir kitaptan çıkar, tam da o cümleyi ezberleyecek kadar yakın bir anda söylenir.
ben küçükken gazetenin kuponlarıyla "dünyanın en güzel masalları" serisini almıştık. her kitapla birlikte renkli bir boya kalemi hediye ediyorlardı. o zamanlar için bu, iphone kadar değerli bir şeydi. kırmızı kalemi kaptım, babamın yeni aldığı beyaz torosun kaputuna kocaman bir kalp çizdim. içine de "baba + oğul = sonsuza dek" yazdım. sanırım perspektifim bozuktu, kalp daha çok ezilmiş bir örümceğe benziyordu.
babam arabayı görünce önce dondu kaldı. sonra yavaşça bana döndü. o anda yüzünde "bu çocuk benim kanımdan mı" sorusuyla birlikte "bu hayatı bana neden yaşatıyorsun" ifadesi vardı. beni ensemden tuttuğu gibi havaya kaldırdı. tokatlar peş peşe inerken, her darbede bir cümle tekrarlıyordu:
"bazen en sevdiğimiz şeyler, en çok incittiğimiz şeylerdir."
bu cümle kitaptaki "küçük prens" uyarlamasının sonlarındaydı. babam o kadar sinirliydi ki cümleyi kitaptan ezberlemiş gibi, ritmik bir şekilde tokatlarına uyduruyordu. her tokatta "en sev-di-ği-miiz" diye vurguluyordu.
o gün hem arabayı hem de babamın vurduğu yerleri boyadım. ama o cümle aklıma kazındı. hala arabaya her bindiğimde içimden "bazen en sevdiğimiz şeyler" diye mırıldanıyorum. sonra da sessizce "en çok incittiğimiz şeylerdir" diye ekliyorum ve gülüyorum. trajikomik olan da bu ya, dayak yediğin cümleyi hâlâ seviyorsun.
yorulduk, bıktık, bezdik... hayat tek olunca daha zevkli. kimse şahsi algılamasın fakat koşarken "niye koşuyorsun" koşmayınca "niye koşmuyorsun" sorunsalına girmiyorum bile.